1970'li yıllardan önce pek çok proje, özellikle altyapı projeleri, şirketlerin kendi kaynaklarından sağladıkları nakitlerle ya da ticari bankalardan teminat karşılığı sağlanan krediler ile hükümetlerin sağladıkları imkanlar kullanılmak suretiyle finanse ediliyordu.
1980'li yılların sonuna kadar şirketlerin projelerini iç kaynaklar yerine
finans piyasalarından sağlanan krediler ile gerçekleştirmesi genel bir yaklaşım iken, bu durumda dahi şirketler tüm varlık ve gelirleri ile kullandıkları kredilere teminat sağlıyorlardı. Borç verenlerin risklerini azaltan bu model şirketlerin maliyetleri ve risklerini artırmaktaydı.
1990'lı yıların başından itibaren projelerin finansmanında yeni bir yaklaşımın yaygın bir şekilde kullanılmaya başladığı görülür:
Proje Finansmanı borç verenlerin Proje için kredinin geri ödenmesinde esas olarak söz konusu Projenin yaratacağı nakit akışı ve karları dikkate alması ve Şirketin değil Projenin varlıklarını verdiği krediler için bir teminat olarak değerlendirmesidir.
Başarılı bir Proje Finansmanı düzenlemesinde girişimcilere göreceli az miktarda bir teminat yükü düşerken, kreditörler farklı mali araçlarla sağlanan garantiler sayesinde risklerini azaltabilmektedirler.